[18 Temmuz 2005]
Türk Milletinin zeki oldugunu, birakin Atatürk´ü, tüm dünya biliyor ve söylüyor. Fakat Türk milletinin içerisinde bulundugu beyin yapisi karma-karisik. 1943 yilina kadar Alman, 1943 yilindan bu yana da Amerikan egitim sistemi ile egitilen bu millette birlik yok. Herkes ayri telden caliyor. Birisi icin vatanperverlik, digeri icin vatan hainligi bile olabiliyor. Birligin olmadigi bir ülkede dirlik olabilir mi ? Ama gercek sudur ki, tarih boyunca bu millet birlik ve dirlik halinde olmadigi anlarda bile bicak kemigine dayandiginda birligi ve dirligi saglayabilmistir. Son milli mücadelemizde dahi, bu millet Atatürk piyasada yokken bile bu ülkeyi düsmanlardan kurtararak, ümitvar bir millet oldugunu göstermistir. Atatürk, kendi ülkesini son damlasina kadar kanini vererek kurtaran bu milletin kuvay-i milliye komutanlari ve ileri gelen insanlari ile birleserek TÜRKIYE CUMHURIYETINI kurmustur. Bu milletin sabrinin nerede sona erdigi, yani bicagin kemige ne zaman dayandigi ise cok büyük bir soru isareti !!!

Metal Firtina bir komplo teorisi degildir, tamamen gerceklere dayanmaktadir. Büyük Ortadogu Projesi altinda, ABD, dogu ve güney-doguyu eline gecirmek istemektedir. Tezkereye “HAYIR” demekle bunun önünü biraz alabildik ama nereye kadar ?


[18 Temmuz 2005]
“Belimizi bükenler var, agzimiza tükürenler var”

2 günden beri arsivlerde dolasiyorum ve yine bir defa tekrar görüyorum ki, Türkiye´nin yulari ABD nin elinde.1.Mart tezkeresine binbir oyun yaparak “hayir” dedik ve Irak´ta ABD nin yapacagi katliama yardim ve yaltaklik etmekten son anda kurtulabildik. Yine bu tezkereye “hayir” diyerek, Dogu ve Güney-Dogu´nun ABD tarafindan isgal edilerek, Kürtlere, Ermenilere peskes cekilmesini son anda engelledik.Geldigimiz npkta maalesef su anda yine ayni nokta. ABD; 10 tane hava alanimizi 3 tane limanimizi kendi askeri ucaklarinin inip, kalkabilmesi icin büyütüyor ve gelistiriyor. Bu hava alanlarimiz su anda kapalidirlar, cünkü tamirdeler. Ramazan ayinda iran ve suriye´ye saldirilacak, bu hava ve deniz limanlarimiz bunlara karsi kullanilacak ve bu arada bu bölgeye giren Amerikalilar, bu bölgeyi, birdaha hic terketmemek üzere isgal edecekler. Genel Kurmay komutaninin, Basbakanin ve dis isleri bakaninin en son ABD ye gidip, el-pence divan kurmalari pustun önünde “aman kizma pustum, sizin dediginiz ve istediginiz herseyi yapacagiz, 1 mart tezkeresine -hayir- dedigimiz icin özür dileriz, lütfen bize kizma, sefaatini üzerimizden eksik etme !!” demeleri bunlara razi oldugumuzun, ne kadar aci durumlarda oldugumuzun, ne kadar bicare oldugumuzun, ABD nin bizim basimizdaki kolonyalistimiz oldugunun, bizin ABD nin bir müstemlekesi oldugumuzun birer kanitlari degilmidirler.”türk milleti büyük ama son anda uyanan bi millet” demistim. ABD iran veya suriye´ye saldirmaya kalktiginda, yine bir tezkere TBMM´ne getirmekten baska caremiz, elimizden gelende yoktur. Böyle bir tezkerenin önüne gecebilmek icin, hükumet bypass edilerek Silahli kuvvetlerle anlasmalar yapiliyor su anda. ABD ve TSK nin yaptigi anlasmalar, Hükumete sunularak cebren kabul ettiriliyor. Bunlari duydunuz herhalde !!!”türkiye ırak savaşında suçludur” diyorsunuz. Haklisiniz. Türkiye´nin elinden gelen sadece bu….Gönül isterdi ki, irak´a saldirilarini durdurabilelim. Eger TR, ABD nin emrinde olmasaydi, ABD irak´a hicbirsey yapamazdi !!!Iran ve Suriye´ye de saldiramaz ABD, eger TR yi elinde kullanamamis olsa. ABD emrediyor biz yapiyoruz. Neden ? Çünkü biz bir ABD müstemlekesiyir. Bizi ABD ye satmislar. Patronumuzdur ABD…!!!”Türkiyeden gıda geliyor amerikalıya amerikalı o gıda yı alıyor belini güçlendiriyor ve kızlara tecavüz ediyor” dogrudur. Haklisiniz. Habur ile Bagdat arasindaki yollarin kontrollari Kürtlerin ellerine birakildi ABD tarafindan. Bu yollarda seyredebilmeniz icin ABD den lisans almaniz gereklidir. Petrolcülük yapan bir türk medya agasi, ABD den lisansi almis, ABD ordusunun ihtiyTürkiye bugün Irak kapisini kapatsa, ne olur ABD nin ve ABD´nin köpeginin hali ?Kapatabilirmiyiz bu kapilari ? HAYIR.Türkiye halkı ve TBMM tezkereye evet degil, hayir dedi. Bunun nedeninin halen sizde dahil bircok insan anlayamadiniz.Ayni durum simdi tekrar söz konusu. ABD, 10 tane hava alanimizi, Dogu ve Güney dogudaki 10 sehrimizin tamamini ve 3 deniz limanimizi Temmuz ayinin sonuna kadar kendi emrine almak istiyor ve eger biz bunun önüne gecmezsek, bu bölgeyi ilelebet ABD ye vermis olacagiz. Bahanesi ABD´nin Ira´ve Suriye´ye saldirabilmesi icin buralarin kendilerine gerekli oldugudur.Simdi burada hepinize soruyorum. Birakalim mi buralari ABD ye ?Bugünkü mücadelemiz, birakin kazanmayi, kaybetmemek degilmi bu topraklardan ? Kazanmak demek, kaybetmemek degilmidir bu sartlar altinda ?Biz hicbir kimseye alenen yardim edemeyiz ve edemiyoruz. Elimiz-kolumuz ABD ve onun icimizdeki emir kullari tarafindan baglanmistir.Bu sartlar altinda bu millet ve hükumet ne yapabilir sizlerce ? Bu defa tezkere TBMM ne getirmemiz ve “HAYIR” dememizde imkansizlastirildi.*********”1 Mart tezkeresi reddedilmiş olmasaydı ve TSK, Kuzey Irak’ı tutsaydı, Türkiye’nin can kayıpları daha az olurdu. TIR şoförlerimizin bir bakın. Bu sayı, Irak savaşının başından beri savaşa katılmış İngiltere birliklerindeki toplam can kaybından az değildir.” diyorsunuz.Zannedersem siz ABD nin bize kostugu sartlari unutmussunuz. 1. ABD bizim savasa müdahil olmamizi kabul etmiyordu. Sadece yardim ve yaltaklik yapmamamizi istiyordu.Güney ve Güney-Dogu da 10 tane sehrimizi OHAL durumunda kendisine birakmamizi ve buralarda söz hakkini onlara vermemizi istiyordu ABD ve bunu da buralara kürt mültecilerin akacagini ve kendilerinin bunlari burada barindiracaklarini iddia ediyorlardi.3. Bizim askerlerimizin Kuzey Irakta degilde Felluce bölgesinde ancak görevlendirilebileceklerini söylüyorlardi.Zannedersem bu gercekleri göz önünde bulundurdugunuzda, 1.Mart tezkeresine verilebilecek bir “EVET” in güney ve Güney doguyu kaybetmek olacagini anlayacaksiniz.Aymni oyun simdi yine tekrarlaniyor. EVET diyormusunuz ? “Türkiye, hâlâ kırılan vazo parçalarını Washington’da bir araya getirip bütünleştirmeye çalışıyor.” düsmanin hosuna gitmemis demek ki, HAYIR dememiz. O halde biz dogrusunu yapmisiz HAYIR diyerek.”Beyaz Saray ise, “Yapıştır… Bakalım bir şeye benzeyecek mi? Seni izlemeye devam edeceğim” havasında…” diyorsunuz. Genel Kurmay ne kadarda ABD ile is birligi yapip, hükumete ABD nin isteklerini dikte etmeye calissada, Tayyip ne kadarda “Gülüm..Cicim” oynasada, yine tezkere getirecegiz TBMM nin önüne ve yine HAYIR diyecegiz. BOP projesi adi altindaki, Güney ve Güney-Doguyu bizden koparip, buralarda Kürdistan kurmak isteyenlere.”AB ile Kopenhag Kriterleri ve ekonomide IMF Kriterleri’nden sonra, Türkiye’nin önüne bir de Beyaz Saray Kriterleri konuyor.” diyorsunuz. 1943 ten beri biz ABD nin müstemlekeyiz ve simdiye kadarda kriterleri sadece ABD koyuyordu.”Öte yandan girilen süreçte asıl zorlu dönem yeni başlıyor.Ankara, Bush gibi kafadan icazet almak üzere prestij riskleri aldıkça, toplumda tepkiler daha da artabilir.” diyorsunuz. Bunlara ben seviniyorum. Cünkü artik ABD nin bizim devletimizin ve Hükumetimizin asil agasi oldugu ortaya sarihce cikiyor ve bunu bu millette görüyor.Bugün Tayyibe aciyor bu millet ve mütesekkir… Patronunun istedigini yapsa, milletine ihanet edecek, Patronunun istedigini yapmasa, patronuna ihanet edecek. Ikisinin arasinda kalmis durumda.1943 ten beri tüm hükumetlerin, tüm devletimizin icerisinde bulubdugu durum bu idi. Ama simdiye kadar gelmis-gecmis olanlar, sapkami takarim, keyfime bakarim dediler ! “Türkiye’nin “siyasal istikrarlı son yılı 2005. 2006 ile birlikte Türkiye’de “erken seçim/seçim, cumhurbaşkanı seçimi” fırtınası esecektir.” diyorsunuz. Bunlarin hicbiri gündem olmayacak Türkiye´de. Çünkü asil gündem Anayasa degisiklikleri olacak ve bu arada Türkiye´de kiyametler koparilacaktir. Ordu kislaya dönecek…Bu kolay bir mesele degil !

“2005′te hiç değilse, AB ile tam üyelik müzakerelerinin başlaması, IMF ile yeni anlaşmanın rayına girmesi ve ABD ile ilişkilerin buzluktan çıkarılarak gevşemeye bırakılması bile önemli.” diyorsunuz. Bu konuyu da merak etmeyin, hersey yolunda ve yürüyor. AB nin bize ihtiyaci, bizim AB ye olan ihtiyacimizdan fazladir. ABD karsitligini, AB nin finanse ettigini biliyormuydunuz Irakta? Zannedersem fazla konusmaya da gerek kalmadi. AKP nereye götürüyor acaba bu ülkeyi…


[18 Temmuz 2005]
Avrupa, dünyaya yön verebilirmi?‘ sorusuna cevaplar ve ABD’nin dünyadaki rolü

1. ABD; kendi sömürüsü icin globellesirken bu arada UN, NATO, Unicef, vs..gibi kurumlarida kendi emellerine masa olarak kullaniyor ve bu kurumlarin masraflarini da avrupali 15 ülkeye ödettirtiyordu.
2. Sömürüsünde kendine yardim ve yaltaklik eden bu ülkelere ABD hicbir menfaatte vermiyordu.
3. Hatta ABD bu 15 ülkenin gerek asker, gerek para ve gereksede ekonomik katkilari ile kendi kolonilerini kuruyordu.
4. AB ülkeleri bilim ve teknolojide 40 yil geride birakilmisti.
5. ABD istedigi ülkeye, istedigi silah ve ekonomi ambargosunu koyarak, AB ülkelerinin dünya pazar payını azaltıyordu.
6. ABD, AB ülkelerinin iç siyasetini kendi kontrolü altinda tutuyordu.

Iste bu nedenlerden dolayi ABD ye karsi koymak, karsi koymak icinde siyasi birliktelik gerekiyordu. Siyasi birliktelik, AB ülkelerinin bir acmazi degildir. AB nin acmazi, ABD ye caktirmadan güclenmek ve 2. Dünya gücü olabilmek. Ama görülüyor ki, ABD de aptal degil ve bu oyunlari yemiyor.
Bu demek degildir ki, AB cözümsüzdür ABD ye karsi…
“Demokrasilerde cözümler tükenmeeeezzzz.”
Ürdün üzerinden beslersin Irakli direniscileri silah ve mühimmatla, ABD nin planlarini suya düsürürsün irak´ta !!! Bu bir örnek.
Mümkün oldugu kadar az özveri ile alirsin Türkiye´yi yanina ve PKK meselesi diyerek, vurdurtursun kuzey Irak´a. Buda 2. örnek.
AB ülkeleri arasinda genelde yeterli bir birlik vardir.
Absolut birlik dünyanin hicbir yerinde kalmadi zaten. Demokrasi buna imkan vermez. AB ülkelerinde % 30 un altinda rey almis partiler, hükumetleri ellerinde bulundurmuyor mu ?


[31 Temmuz 2005]
ABD İNTERNETİN KONTROLÜNÜ İSTİYOR

ABD’nin uluslararası platformda yürüttüğü tek taraflı stratejiler sadece politikayla sınırlı değil. Telekonünikasyon uzmanları ABD’nin tek taraflı olarak internetin trafiğinin (root server) denetimini eline almak istemesini, terörle savaş mantığını ileri götürmesi olarak yorumluyor. ABD yeni kararla internetteki alan adlarını düzenleyen ICANN’in sorumluğunu da kısıtlayacak, internette alan adı yönetiminin artık hükümet yetkililerini elinde olması düşünülüyor.

Karar, internetin ana kök-sunucularının denetlenmesine odaklanıyor. Söz konusu kök-sunuculardan halen dünyada 13 adet bulunuyor. Kök-sunucular internet tarayıcılarına ve e-posta programlarına hangi aderese gideceğini gösteriyor. Bir anlamda internet trafiği olarak nitelenen, adreslerin eşleştirilmesi işlevi, bu makinelerle yönetiliyor.

Washington’un kararı ABD’nin internetin kuruluşundan beri izlediği genel politikada köklü bir değişikliğe işaret ediyor. İnternetin kuruluşunu desteklediği için ABD geleneksel olarak internetin denetmenliğini de üstleniyor. İnternetin çekirdeği sayılan bölge halen Virginia eyaletinde bulunuyor. Ancak, ABD şimdiye dek alan adı yönetiminden trafik kontrolüne kadar birçok işi özel sektöre ve pazar dinamiklerine bırakmış ve tek taraflı müdahalelere girmemişti.

ULUSLARARASI KAMUOYU TEPKİLİ

ABD Ticaret Bakanlığı üst düzey yetkililerinden Michael D. Gallagher, internetin kök-sunucularını kontrol etme isteğinin uluslararası çapta güvenlik tehditlerinin artması ve internetin iletişimde giderek daha fazla kullanılmasından kaynaklandığını söyledi. Ancak ABD’nin ‘güvenlik sorunu’ açıklaması uluslararası gözlemcileri tatmin etmiyor. Terör korkusunun bu isteği haklı çıkarmayacağını vurgulayan İsveçli ve Danimarkalı gözlemciler, ABD’nin bu kararla ‘dünyayla karşı karşıya gelmeyi göze aldığını’ söyledi. Japon hükümet yetkilisi ise kararın interneti bir ülkenin tekeline koyacağını belirtti.

‘İNTERNETİN KONTROLÜ BM’DE OLMALI’

Buna karşılık, birçok ülke artık internetin altyapısı sayılan kök sunucuların (root-server) denetiminin uluslararası bir komiteye bırakılmasını istiyor. Böyle bir komitenin oluşturulması fikri bir süredir Birleşmiş Milletler nezninde konuşuluyordu. Konunun Kasım ayında yapılacak BM Bilişim Konferansı’nda masaya yatırılması bekleniyor.

BM’ye bağlı Cenevre merkezli International Telecommunication Union (Uluslararası Telekomünikasyon Birliği) danışmanlarından Robert Shaw, ABD’nin internetin denetimini eline alma kararının haklı taraflarının da olduğu düşünüyor. İnternetin birçok kentin su, elektrik ve enerji altyapı hizmetlerine bağlandığını ve bunlar üzerinden terörist saldırılara olabileceğine dikkat çeken Shaw, bu gerekçeler dahilinde dahi internetin kontrolünün ITU’da olmasının daha doğru olacağını düşünüyor.

ALTERNATİF İNTERNET MÜMKÜN MÜ?

ABD’nin internet kök-sunucularını eline geçirmesi durumunda, bunu reddeden kimi ülkelerin kendilerine ait bağımsız bir alan adı sistemi (Domain Name System) oluşturmaları mümkün olabilecek. Ancak böyle bir sistem ile mevcut internet arasında uyuşum sorunlarının yaşanması muhtemel.

Kaynak: NTVMSNBC


[31 Temmuz 2005]
Olay hafızalarda hala canlı. İşçi Partisi genel başkanı Doğu Perinçek, 7 Şubat 2002 günü düzenlediği basın toplantısında, Madam Fogg’un e-postalarını ele geçirdiklerini açıkladı. Peşpeşe düzenlediği toplantılarda ortaya çıkan tablo şuydu: Madam Fogg, ele geçirilen yedi bin küsur e-postanın muhteviyatından anlaşıldığına göre, temsilcilik görevinin hudutlarını çok aşmış; Türkiye’de fiilen bir beşinci kol hareketi örgütlemeye girişmiş; bu bağlamda gazeteciler, akademisyenler, sivil toplum örgütleri ve kimi bürokratlarla bir ‘şebeke’ teşkil etmiş. Büyük bütçelerle oluşturulan gruplar Brüksel’e bağlanmışlar.

Madam Fogg ülkeyi terk etmeye mecbur kaldı.

E-postaların muhteviyatı bir yana, kim tarafından ve nasıl ele geçirildiği de tartışılan konular arasındaydı. Rivayet muhtelifti. Mit, Jitem, Emniyet, Ordu veya genel olarak ‘derin devlet’ diyenler çoğunluktaydı. Dile getirilen bir diğer ihtimale göre, bu işin arkasında AB içinde Türkiye’nin üyeliğini istemeyenler bulunuyordu. Üçüncü ihtimal ise bunun bir bilgisayar korsanlığı (hacking) olayı olduğuydu. ‘Perinçek’in Teknik Ekibi’ diye dalgasını geçenler de vardı bu ihtimalle.

Karen Fogg’un e-postalarını ele geçiren ve İşçi Partisine ileten bilgisayar korsanıyla, Ahmet Mehmet’le konuştuk.

********

Kendinizi bir ‘hacker’ olarak tanımlar mısınız?

Fiilen öyleyim aslında. Ama, bir ‘hacker’ın teorik müktesebatına sahip olduğumu söyleyemem. Bilgisayar konusundaki bilgim, sıradan kullanıcının üzerinde…

Karen Fogg’un bilgisayarına girip yazışmalarını ele geçirdiniz ve bunu , ‘uzman’lığınız olmadan yaptığınızı söylüyorsunuz? Nasıl oluyor bu?

İki imkanımı değerlendirdim, diyebilirim. Birincisi ‘cüret’. Bu çeşit bir iş her şeyden evvel cüret gerektiriyor. İkincisi ise bir iki ecnebi lisandan anlamak. Böylece hem internette bilgisayar güvenliğiyle ilgili gelişmeleri ve dökümanları takip edebiliyordum, hem de nüfuz ettiğim sistemde karşıma çıkan birkaç dilde yazılmış evrakın manasını sökebiliyordum.

İnternette sörf yaparak ve biraz yabancı dil bilerek, insan bir Büyükelçiliğin bilgisayar sistemine sızabiliyor mu?

Haklısınız. Biraz tuhaf. Belki şu sizi tatmin eder. Türkiye’deki Avrupa Temsilciliğinin bilgisayar sistemi çok özel koruma duvarları arkasında değildi. Niye böyleydi derseniz; sadece aptallıktan değil, derim. Asıl neden pervasızlıktı bana göre. Temel bir tutum bu onlar için. Türkiye’de pek pervasızlar. Aptallık bunun bir sonucu.

Çok kolaydı yani?

Tam öyle değil. İşin çocuk oyuncağı veya zahmetsiz olduğu anlamına gelmez bu. Bilakis. Ama şu da doğru: Evet, internette sörf yaparak ve biraz yabancı dil, tercihen İngilizce bilerek bu işleri kıvırabilirsiniz. Çünkü internet bir çöplük ama karıştırınca çok iyi şeyler de çıkabiliyor. Bu, modern çöplüklerin genel bir özelliği değil mi zaten?

İnternet, çöplük…?

Burada bir farklılık var tabii, hak da yemeyelim. İnternet bir paylaşım ortamı. Kuvvetli bir otoriteden de şimdilik azade. Şimdilik, diyorum, çünkü bunun çaresine bakmayı düşünüyorlar muhakkak ki. Benim Karen Fogg hadisesinde kullandığım kodu –hatırladığım kadarıyla- bir Çinli yazmıştı, mesela. Çinli bunu “C” programlama dilinde yazdığı için ben onu kullanmadım da, PC’mde daha kolay çalıştırdığım “Perl” versiyonunu kullandım. Bunu C’den Perl’e çeviren de bir İranlıydı! Görüyorsunuz, bunlar muhalif ülkelerin vatandaşları hep. İnternet böyle bir yer işte.

Evet, güzel bir dayanışma örneği gibi görünüyor. Ama Karen Fogg’a dönersek…? Nasıl başladı bu iş?

2001 yazı başıydı. Bir Nadire Mater olayı patlak vermişti, hatırlayacaksınız. Bu hanım AB fonlarından desteklenen bir kitap yayımlamıştı. Mehmedin Kitabı, diye. Türk ordusuna hakaretler yağdıran, bir küfür kitabıydı. Ben de kendimi milliyetçi olarak tanımlarım. Ne demek milliyetçi? Bunun ilkin bir hissiyat olduğunu söyleyeyim. Fikri çerçevesi de, bu çerçeveyi doldurduğunuz ayrıntılar da başka başka olabildiği için, tafsilata girmeyeyim.

AB temsilciliğiyle derdim böyle başladı. Bardağı taşıran damla bu oldu yahut. İlkin basit bir protesto mesajı yerleştirmek üzere internet sitelerine yöneldim. Bilenler bilir, sistemi incelerken siteyi kendi makinelerinde çalıştırdıklarını ve bütün ağlarının da internete açık olduğunu gördüm. Gerisi çorap söküğü gibi geldi.

Bilgisayar sistemine girdiniz. Sonra ne oldu? Ne buldunuz?

Doğrusu bu konudaki ayrıntıları hatırlamam zor. İki sene geçti üzerinden. Şu kadarını söyleyeyim: Açık rastladığım her bilgisayar kontrolüm altındaydı. Karen Fogg’unki başta. Basitleştirerek anlatayım: Ortak bir kullanılan makine vardı. Herkese ait bir klasör bulunuyordu. İlk girdiğim de bu müşterek makine olmuştu. Burada yedek dosyalarını muhafaza ediyorlardı. Çok işe yaradı gerçekten. Bu makineyi ele geçirince, diğer bütün makinelerin de kapısı açıldı. Sistemdeki en yetkili makine buydu çünkü. Bu makineye ‘sistem’ (bilgisayardaki en yetkili merci denebilir buna) ayrıcalıklarıyla girince bütün diğer makinelerin hakimi oldum. Artık istediğim her türlü yazılımı yüklemeye, belli bir takvime göre etkinleştirmeye imkanım vardı.

Karen Fogg’unki en önemlisiydi herhalde?

Evet. Onu günü gününe takip edebiliyordum. Pek çok şey buldum:raporlar, bilgi notları, iç yazışmalar. En ilginci de aslında bilgi işlem sorumlusunun makinesinden çıktı. Bütün sistemin mimarisi ve kullanıcı adı ile şifre listeleri! Çok gülmüştüm… Bilgisayarlarda muhafaza edilen her türlü evraka ulaştım. Fogg’un duygu yüklü bazı mektupları dahil!

Ve tabii e-postalar?

Aslında e-postalara hemen nüfuz edemedim. Çok büyük dosya hacimleri söz konusuydu. Yüzlerce megabyatlık dosyalar! Dbx uzantılı dosyalar. Bunları indirmem gerekiyordu ama benim gibi telefon hattıyla internete bağlanan birisi için imkansız gibi bir şeydi bu! PC’im de fi tarihinden kalmış bir aletti ya, neyse.

Yani öyle teknoloji harikaları kullanarak yapmadınız bunları?

Yok canım, nerde..? Komiktir, işin en civcivli zamanında monitörüm bozuluverdi. Yeni bir monitör alacak para bile yok. Haftalarca internet kafelerden yürüttüm işi. Neyse. Bunlar acıklı tarafı işin… Bu büyük dosyaları indirmek için başka yollar bulmak gerekti. Detayına girmeden söyleyeyim. Geniş bant internet bağlantısı bularak indirdim bu dosyaları. Tersi olamazdı çünkü. Daha ufak dosyaları indirmek bile bütün bir gece sürebiliyordu… Elçilik e-posta sunucusunu da kendi ağında tutuyordu. Dolayısıyla, bütün çalışanların e-postalarını arşivlemem dahi olanaklıydı. Tek tek uğraşmaya gerek kalmadan yani. Bir kısmını aldım da ama tamamına imkan bulamadım.

Bütün iş ne kadar sürdü. Sanki haftalarca uğraşmışsınız gibi anlatıyorsunuz?

Üstüne bastınız. Tam olarak ben bile hatırlamıyorum ama 6-7 ay sürdü bu. İlginç aylardı ama. O arada Fazilet Partisi kapatıldı, İlerleme Raporu yayımlandı, 11 Eylül geldi geçti.. Bütün bunların oradaki akislerini takip edebiliyordum. 11 Eylül en ilginciydi…

Nasıl yani?

İlk şoku atlattıktan sonra Karen Fogg da 11 eylül şakalarına kaptırmıştı kendisini. Daha ikinci veya üçüncü gündü, o bildik e-posta esprileri gelmeye başladı ona da. Dün gibi aklımda olan bir tane var. Hani New York’un ortasına Aya Sofya’yı yerleştiren bir resim vardı… Avrupalılar eğleniyorlardı doğrusu.

E-postaları ve diğer evrakları ele geçirdiniz. Bir yandan da okuyordunuz…

Yo, doğruyu söylemek gerekirse her şeyi okuma imkanım yoktu. Zamanım yoktu bir defa. Başka meşgalelerim de vardı haliyle. Bir de zaten bütün bunları elde etmek için harcadığım zaman çok fazlaydı. Elemek zorundaydım okurken. Hızla ve kabasından okuyordum.. Bazı şeylerin vahametini görmeye yetecek bir dikkatle aynı zamanda…

Mesela?

Mesela bir Volkan Vural olayı vardı. Bu, basına tam yansımayan bir husustu… Neden böyle kaldı, bilemiyorum… Belki Aydınlık yayımlamıştır bunla ilgili bir şeyler.. Ama birkaç sayısını alabilmiştim sadece.. Neyse, olay şu. Ulusal Program denen vaat listesi hazırlanırken Vural ile Fogg sıkı diyalog halindeler. Malum, Vural AB’ye uyum işlerine bakan tepe bürokratımızdı o zaman. Fogg, kimi siyasi vaatlerin programda açık bir biçimde yer bulmamasından şikayet ediyor Vural’a. Vural’ın verdiği yanıt dehşete düşürdü beni: Merak etmeyin, diyordu, ben onları satır aralarına yerleştirdim.. Bizim siyasetçiler (hükümeti kastediyor tabii ki) böyle belgeleri dikkatli okumazlar, bunları görmeyip imzayı atacaklardır! Bir diğeri ise 2002 ilerleme raporu meselesiydi. Volkan Vural, rapor ilan edilmeden evvel almak ve basına sunulmadan önce biraz makyajlamak istiyordu. Karen Fogg’u memnun eden bir talep tabii. Mealen, aklımda kaldığı kadarıyla aktarıyorum tabii ama dehşet verici değil mi? Devletin en üst düzeyinde bulunan bir diplomatımız, bir ecnebi meslektaşına neler söylüyor! Kim kimin için çalışıyor belli değil. Takip etmedim ama sanıyorum Volkan Vural’ın yeri artık o kadar sağlam değil. Nerde? Siz biliyor musunuz?

Bu niye gündeme gelmedi dersiniz?

Kim bilir? Belki de ben okuduklarımı yanlış tefsir ediyorumdur. Sonuçta diplomat filan değilim.

Başka?

Bir başka örnek daha verebilirim… AB elemanları DPT’yle görüşmeler yürütüyorlar. Proje bazında fon verecekler. Malum, DPT o dönemde MHP’ye bağlı. Elçiliğin iç yazışmasında şunlar söyleniyordu: Destek verdiğimiz projelerin Güneydoğuda ve Van gibi doğu Anadolu şehirlerinde yoğunlaşması MHP’yi kuşkulandırıyor, orta Anadolu’da birkaç projeyi destekler görünmek lehimize olur!

Peki bunlar İşçi Partisinin, Doğu Perinçek’in eline nasıl geçti?

Ben verdim. Ama ilk tercihim değildi aslında. Dedim ya, kendimi milliyetçi olarak tanımlarım. Her vatansever gibi memleketin içinden geçtiği durumdan bunalmış durumdaydım. Hala da öyle ya, neyse. Perinçek ilk tercihim değildi ama ona verdiğime pişman da değilim. Sağolsun, gayet güzel kullandı bunları.

İlk tercih kimdi o zaman?

Polise, milli istihbarata, hatta genel kurmaya vermek geçti içimden. Ama bunu nasıl yapabileceğimi bilmiyordum. Nasıl karşılanacaktı? Kaldı ki bunlar içinde en çok güvendiğim de askerdi. Polis de, MİT de siyasetin daha fazla kontrolü gibi gelmiştir bana. Bu işleri bildiğimden değil tabii, sadece hissiyat bu. Siyaset düşmanı da değilimdir, yanlış anlaşılmasın ama halimiz de ortada değil mi? Hele o günlerde bu kurum da Mesut Yılmaz’ın ANAP’ına bağlı durumda. Malum, Mesut Yılmaz Avrupa Birliği davasının önde giden bir heveskarı, neferi konumda. Adının karışmadığı yolsuzluk, uğursuzluk da kalmamış biri. Kişisel olarak da hiç hazzetmediğim bir adam sonra. ANAP zaten başımıza bütün bu Küresel çorapları ören odak olmuş. Askere ise nasıl ulaşabilirim, hiçbir fikrim yok. Basın yayın organlarına verilebilir ama onun da riski büyük… Ama ‘tarihi’ bir fırsat var elimde. Kaçırmamam lazım. Kim kullanabilir bütün bu belgeleri diye düşünmeye başladım…

Ve?

Ve Büyük Birlik Partisi geldi aklıma. Muhsin Yazıcıoğlu şahsen bana itimat telkin eden biridir. Ne kadar basit düşünüyorum, değil mi? Bir e-posta yollayıp durumu izah ettim. Birkaç örnek de yolladım. Genel Başkan yardımcılarından birinden cevap geldi. Adını tam hatırlamıyorum ama Bilgehan veya Kutluhan gibi bir şeydi. İlgisini çekmişti yolladıklarım. Bana kim olduğumu soruyordu. Siz bir hacker mısınız? Diyordu. Doğrusu, buna bir anlam veremedim. Durumu kabaca izah eden bir e-posta daha attım. Bu defa daha büyük bir dosyayı nasıl alacaklarını da tarif ettim.

Nasıl yani, onlar mı alacak dosyayı?

Evet. O günlerde dosyaları hazırlayıp AB temsilciliğinin internet sitesine yerleştiriyordum. Böylece dikkat çekmeden alınabiliyorlardı. Ayrıca, kapalı olma ihtimali yok denece kadar az olan makine oydu. BBP’den bir daha haber alamadım. Doğrusu hayal kırıklığına uğramıştım.

Neden ilgilenmediler dersiniz?

Kimbilir. Belki onu da siz sorarsınız kendilerine. Ben de merak ediyorum çünkü…

Sonra?

Sonra MHP’yi denedim. MHP içinde genel başkana kadar ulaşabilecek bir bağlantıyla önce basılı bazı evrakı ilettim. Ardından bir CD halinde e-postalar gitti. Hiçbir cevap alamadım oradan da…

Bu arada takibi sürdürüyordunuz ama?

Günü gününe takip ediyordum Karen Fogg’u. Malzeme biriktikçe birikiyordu elimde. E-postaların sayısı 7-8 bine ulaşmıştı.

Hiç kuşkulanmadılar mı dersiniz?

Çok pervasızdılar bence. Ama komik şeyler de olmuyor değildi hani. Dosyaların hacmi gitgide büyüdüğünden, indirmek zor oluyordu. Fogg’un makinesindeki e-postaları silmek zorunda kaldım. Riskliydi tabii. Uyanabilirlerdi. Kadın şoke oldu. Yazışmalardan gördüğüm kadarıyla bilgi işlemci de şaşırmıştı. Microsoft Türkiye’yi aramışlar. Onlar da, olur böyle aksilikler dert etmeyin mealinde bir şeyler demiş!

Peki Perinçek’e nasıl ulaştınız?

Perinçek son bir teşebbüs olacaktı. Ümidim iyice kırılmıştı doğrusu. Elimdekilerin kıymetsizliğine hükmetmek üzereydim. Doğu bey hakkında benim de birçok kuşkum vardı doğrusu. Benim de diyorum, çünkü bilirsiniz Perinçek’in seveni azdır… Haksız da değiller belki. Çok tutarlı bir çizgisi yok sonuçta. Ama insanların değişebileceğine inanmak lazım. Kaldı ki, bütünüyle kuşkusuz kim var ki! Hem sonra, güvendiklerimden bir cevap bile alamamışım. Perinçek’i de takip ediyorum bir müddettir. Bir de Hasan Yalçın var tabii, rahmetli. 11 eylül sonrası performansları harika. Samimi veya değil, onu kimse bilemez. Neyse, Perinçek’e birkaç örnek yolladım. Hemen cevap geldi. Çok önemli şeyler var elinizde, bunların devamı var mı, diye bizzat yazdı. Tamam dedim, işte aradığım adam!

Sonra?

Sonra birkaç örnek daha yolladım e-postayla. Devamını vermeyi de vaat ettim. Bir CD’ye kayıt yapmanın yollarını arıyorum. Bu da kolay bir iş değil çünkü. Bahçeliye yollarken göbeğim çatlamış zaten. Ben bunları düşünüp dururken, 7 Şubat günü ne göreyim: Doğu Perinçek basın toplantısı yapıyor! Doğrusu bu defa biraz korktum.

Niye korktunuz?

Çünkü Elçiliğin makinelerinde henüz temizlik yapmamışım. İzlerimi bütünüyle yok etmem lazım. Bu bir. İkincisi daha da önemli belki. Elçilik bir süredir hazırlık yapıyor. Brüksel’e doğrudan bağlanacaklar. Benim de bu konuda umutlarım ve korkularım var. Korkum, sistemi baştan aşağı elden geçirip durumu fark etmeleri. Umudumsa, sisteme dokunmadan Brüksel’e bağlanmaları. Çünkü bu Brüksel’e de sızma imkanı demek! Basın toplantısı her şeyi bitirdi tabii.. Hızlı bir biçimde ne kadar olabilirse o kadar temizlik yapmakla kaldım.

Bu arada fırsat kaçtı yani?

Bir bakıma. Ama bundan emin olmak mümkün değildir.

E-postaların devamını nasıl verdiniz?

Yazışmaları e-postayla yapıyordum. Ahmet Mehmet takma adıyla yürüdü bunlar. Biliyorsunuz, Doğu bey ‘Karen Fogg’un e-postalları’ kitabının önsözünde bana bu adla teşekkür eder. BBP’ye de benzer bir isimle ama başka bir adresten yazmıştım. E-postalrın devamını İP’nin Kadıköy Şubesine, o günlerin yöneticisi Hasan Karanlık’a verdim. Onu da tanımam. İnternetten yaptığım bir tercihti bu. Adresi aldım, yetkilinin ismini öğrendim filan… Jet hızıyla verdim çıktım. Durum komikti biraz.

Sonra?

Sonrasında ben de herkes gibi seyirciydim. Tarihe dokunmuştum. Şimdi merakla bekliyordum: kımıldayacak mı bakalım diye.

Necip Hablemitoğluna da bir belge yolladım

Tam zamanını hatırlamam şimdi mümkün değil, elimdeki evraka bakmam lazım ama, bir tartışma vardı gündemde. Alman Vakıfları meselesi. Rahmetli Necip Hablemitoğlu birkaç hafta üst üste Ceviz Kabuğuna çıkmış ve ifşaatta bulunmuştu. Fogg’un yazışmaları içinde Necip Beyin işine yarayacak bir mektuplaşma da vardı. Kendisine yolladım. Çok heyecanlandı. İçten bir teşekkürle mukabele etti. Onunla da böylece fazla derinleşemeyecek olan bir münasebet başlamış oldu. Rahmetliden dört beş e-posta daha alacaktım ancak. Son kitabı “Köstebeği” gönderdikleri arasında ben de vardım. E-postayla yollamıştı.

Hablemitoğlu’na gönderdiğim belge Metin Münir ile Karen Fogg arasındaki bir yazışmaydı. Metin Münir Hablemitoğlu’nun kitabını okumuş, baştan aşağı saçma bulmuş tabii. Fogg’a diyor ki, gördün mü kitabı, fikrin ne? Hablemitoğlu, bir Avrupa Birliği parlamentosu belgesine dayandırıyor her şeyi ama böyle bir belgenin mevcut olduğuna ihtimal verilemez herhalde, değil mi? Fogg’un cevabı ilginçti, Necip beyin ilgisini çekeceğini düşündüğüm de oydu zaten. Fogg diyordu ki, adam haklı, dediği gibi bir belge var. Avrupa parlamentosunun bu kararını içeren belgeyi bulunca sana da yollayayım. Ayrıca, diyor, Alman Yeşillerinin Türkiyedeki bu faaliyetleriyle ilgili söylentiler benim de kulağıma geldi. Altın meselesini kullanıp burada zemin kazanmaya çalışıyorlar. Fogg, birkaç gün sonra o belgeyi de yolladı gerçekten. Ben de hepsini Hablemitoğlu’na ilettim tabii.”

Tarihe Dokundum

Tarihe dokunmak diyorum, bunun benim için bir anlamı var. İngiliz filozfou Bertrand Russell’ı bilirsiniz belki… Kendisi İngiliz hükümetlerinde belirleyici olmuş ailelerden birine mensup bir aristokrattı. Ya babası yahut dedesi başbakanlık da yapmıştı galiba. O anlatır. Tarihi yapan insanların arasında büyüdüğü için, hep onu değiştirebileceği hissiyle yaşamış. Tarihin akışının değiştirilemezliği fikrine yabancı kalmış. Tarih dışımda değildi, diyor, onu değiştirmek günlük şeyler arasında gibiydi. Bizim ne kadar uzağımızda bir hissiyat, değil mi? Biz, sıradan insanların. Bunu kabullenmek zor geliyordu bana… Neyse, uzatmayayım, işte tarihi değiştirme değilse bile ona dokunma fırsatı elimdeydi. Nedir tarih? Bugün için söylersek, gazete manşetleri değil mi? Hiç olmazsa bir yönüyle, değil mi? İşte, adım sanım yoktu ama yaptığım bir şey gazete manşetlerine taşınmıştı… Yaptığım şey etrafında saflar tutulmuştu… Türkiye’nin istikametiyle ilgili bir tartışmanın -bir müddet için de olsa- odağı olmuştu… Ben de seyrediyordum…

Devlet kim?

Derin devlet mi? Deriniyle yüzeyiyle devlet biziz, başkası değil ki! Batı liberalliğinin pompaladığı sivil-devlet, vatandaş-devlet çatışmasına bizim karnımız tok olmalıdır. Devlet, örgütlenmiş millettir. Öyle olmak zorundadır. Öyle değilse eğer, işgal altındayız demektir. Millet, devlet üzerindeki sahiplik iddiasından vazgeçemez, vazgeçmemelidir. Araya mesafe sokulmasına izin vermemelidir. Devlet adamıyla aramdaki fark bir rol dağılımından ibaret olmalıdır. Aynı gaye için çalışmak zorundayız. Demokratik göreciliğin/izafiyetçiliğin içerdiği nihilizm, değerlerin değersizleştirilmesi yani, sadece ve sadece dünya sisteminin efendilerine yarayan bir çözülme yaratıyor. Bunu ben AB temsilciliğinin faaliyetlerinde somut biçimde gördüğüm kanısındayım . Karen Fogg sivil toplum mühendisliğinde uzmanlaşmış. Genel bir strateji bu Batı için. Sivil toplum adı altında örgütlenir görünürken, dağılıyorsunuz aslında. Bu bir çözme harekatı. Milli bütünlüğü sarsıyorlar. Sonra da karşınıza geçip, siz zaten suni bir bütündünüz diyorlar, diyecekler de.

——-
Bu söyleşi “Tayfun Salcı” ( tayfun@gercekhayat.com ) tarafından yapılmış olup, Gerçek Hayat ( www.gercekhayat.com ) dergisinden yayınlanmıştı. Bende oradan alıntıladım.


[31 Temmuz 2005]
Birilerinin çıkıp İncirlik’in hikayesini adam gibi yazması lazım. Kuruluşundan bu tarafa İncirlik’te neler oldu, neler olmadı eminim fazlası ile kaleme alınmayı hak ediyor.

İncirlik’in hikayesi bir anlamda Türkiye’nin ABD tezgahına nasıl sokulduğunun, Türk–ABD esaret ilişkisinin nasıl yoğrulduğunun da somut parametrelerini taşır. Komünizm tehlikesi adı altında ülkenin bir kesiminin nasıl Amerikancı tuzağa düşürüldüğünün ispat aynasıdır İncirlik!

Mesela 80 öncesinde sol grupların “ABD dışarı” sloganları atarak İncirlik’e yürüdüğü günlerde sağcı gruplar göğüs göğüse bir muharebe ile İncirlik’i savunmuşlardı!

Org. Hüseyin Kıvrıkkoğlu ise PKK terörünün “İncirlik’ten kalkan uçakların attığı silahlarla palazlandığı bir vasatta” üsse 4 kuvvet komutanı ile birlikte baskın yapmıştı!

En son tezkereler sürecinin altın halkasını İncirlik oluşturmuştu! Amerikalılar İncirlik’i koparabilmek için herşeyi göze almışlardı. Tezkere reddedildi ama bu kez üs bir Bakanlar Kurulu kararnamesi ile okyanus ötesine teslim edildi!

Sözün kısası İncirlik’te inanılmaz zenginlikte (!) yaşanmış olaylar var. O nedenle denilebilir ki İncirlik, ABD’nin Türkiye ve bölgeye dönük isteklerinin somuta indiği bir alandır. Türkiye’deki iktidarların İncirlik’e ilişkin tutumları da, onların Washington’a yakınlıklarını ispat eder.

Yani “bak İncirlik’e anla hanyayı Konya’yı” gibi bir durumu vardır İncirlik’in.

***

Peki İncirlik şimdi nereden çıktı, ortalıkta müthiş bir YÖK–hükümet çatışması(?) varken diyebilirsiniz. Açıkçası bendeniz danışıklı döğüşleri ve 3. sınıf siyaset şovlarını oldum olası sevmem.

Samimiyetsiz, asla meseleyi çözmeye dönük olmayan, bilakis siyasi rant peşindeki bu tavrı o nedenle ciddiye almıyor ve “es” geçiyorum. İncirlik nereden çıktı sorusuna gelince…

Dün çok satan gazete “İncirlik’te kelepçe” manşeti ile okuyucularının karşısına çıktı. Güya bir ABD askeri İncirlik’te kelepçelenmiş ve acil iniş izni isteyen C–17 nakliye uçağı da kısa bir süre enterne edilmiş!

Haberi okuduğunuz zaman şu hisse kapılıyorsunuz:

“Oh olsun! Süleymaniye’de Türk askerinin başına çuval geçiren Amerikalıya haddini bildirdik. Bizde 1 kişi de olsa, kısa bir süreliğine de olsa Amerikalının ellerine kelepçeyi geçirdik!”

Gazetenin ketenpere kokan haberi Genelkurmay tarafından yalanlandı:
“Hayır böyle bir olay yaşanmadı. Biz kimseyi kelepçelemedik!”

Bu iki haberden çıkan sonucu şu şekilde okuyabiliriz:

“Birileri İncirlik üzerinden ciddi bir iş kotarmaya çalışıyor. Onun alt yapısını hazırlıyorlar.”

Askerin haberi yalanması ortada durduğuna göre, bunun dışında bir ihtimal söz konusu olamaz. Hele ki İran’ın, yeni Cumhurbaşkanı ile birlikte kelimenin tam anlamı ile odağa oturtulduğu bir noktada başka bir ihtimal insanın aklına gelmiyor!

Belli ki ABD’nin İran’la savaşı gün saymaya başladı ve İncirlik bu işin merkez üssü olacak! Sakın hükümetin erken seçim kokan tavırlarını nedeni de bu olmasın!

Düşünün ABD İran’a saldırıyor ve bunun çıkış noktasının da İncirlik olduğu anlaşılıyor. Yani gizli kapaklı kullanım aleniyete dökülüyor.

Bunu hangi iktidar kaldırabilir! Daha büyük bir ifade ile bunu kim kaldırabilir!

İncirlik’ten kalkan uçakların İran’ı vurduğu an 4. dünya savaşının başladığı andır. Hiç kimse İran’dan Saddam tavrı beklemesin!

İncirlik’ten havalanan uçaklar Irak’ı çook bombaladı ama Saddam rolü ve gücü gereği buna ses çıkaramadı. Ama ya İran! İran, Irak olmayacaktır. İşte o an Anadolu toprakları 4. dünya savaşının yapıldığı bir coğrafyaya dönüşecektir.

Dünyayı yönetenlerin de istediği zaten bu değil mi? Yani bir İran–Türkiye savaşı!

1 koyup 3 değil, 10 almak herhalde bu senaryo ile mümkün olabilir.

İncirlik’ten hiç de iyi kokular gelmiyor. Ahmedinecad’ın iktidarı, AKP’nin kimyası ve Neocon–Evangelistlerin hırsı!
__________________
Madem ki; düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur ve adil Türkler var, üzerinde hakikatin, adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir güneş ülke neden vücut bulmasın…”

Tevhit için birleşince kalpler bilekler Deccalda olsa canavarda, düşmanın işi biter.




Follow

Get every new post delivered to your Inbox.